FB2 Minare Gölgesi by Engin Ergönültaş online how to eng without registering eReader

Book description
Engin Ergönültaşın İletişim Yayınlarından 2013 yılında çıkan romanı. Beş yıl uğraşmış bu roman için. Genel olarak olumlu yorumlar almış ve özellikle sözlüklerde başyapıt ilan edilmiş; kötü polisi oynamak yine bana düşüyor.Romanı sevdim, ama başyapıt ilan edilmesini biraz abartılı buluyorum açıkçası. Bunu popüler olmamasına bağlayabiliriz. Bir şey olması gerekenden daha az popülerse, değerini olduğundan fazla görüyoruz. Bu biraz sahiplenme durumuyla alakalı. Oysa bir şeyin niteliğini popüler olup olmaması göre değişmez. Yine de Engin Ergönültaşın Orhan pamuk, Hasan ali toptaş ve İhsan Oktay Anarın ardından ülke edebiyatının en ilgi çekici isimlerinden biri gözümde artık. Afili Filintalar gibi yalnızca çöp üreten, aforizma edebiyatı yapanların çoğunluğu oluşturduğu kitapçılarda Engin Ergönültaş gibi yazarların artmasını da çok isterim.Gelelim Minare Gölgesine. Kitap dilini bulamamış bana kalırsa. İhsan Oktay Anar için dilin arkasına saklanıyor ve bir illüzyonla okuyucunun çok üstün bir eser tükettiğini düşünmesini sağlıyor demiştim. Engin Ergönültaş da farklı bir biçimde yapmış bunu: Bilinçli imlâ hataları okuyucuya ezberlerini kır diyor; uzun uzun tasvirlerle de okuyucuda edebi olduğu izlenimi bırakıyor. Romanda tasvire itirazım yok. Esere tat katıyor, yaratılan dünyayı anlamamıza fayda katıyor, eseri derinleştiriyor. Ama nasıl yapıldığı kadar neyin tasvir edildiği de önemli. belli bir yerden sonra ölü doğan çocuk oluyor aşırı tasvire bulanmış görüntüler. Bir kar kaç farklı şekilde yağabilir? Karın yağışını yüzlerce farklı tasvirle anlatsanız da okuyucunun gözünde canlandıracağı üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. Fazla tasvire bulandıkça okuyucunun yağan karı gözünde canlandırması kolaylaşmayacak, bilakis zorlaşacak. Ne kadar çok şey söylersem o kadar çok anlaşılır mantığıyla yaklaşsak, karakterleri sadece sıfatlarla anlatırdık. Eğer uzun uzun betimleyecekseniz bunu sadece mekân üzerinden yapmak da pek iyi bir yöntem değil bana kalırsa. Marcel Proust bu işin üstadıdır örneğin. Kayıp Zamanın İzindede sadece combrayi betimlese oldukça acayip durmayacak mıydı? Combray ne kadar anlatılıyorsa, Marcelin tavana bakarken düşündükleri de o kadar anlatılıyor ve böylece bir denge yakalanıyor. Karakterlerin ve düşüncelerinin işlenişine birazdan değineceğim. Önce dille ilgili beni rahatsız eden bir diğer şeyi söylemeliyim.İmlâ hataları konusunda da açıkçası benim de eleştirim var.Eesasen hata demek de çok doğru gelmiyor bana, yazar zaten hata olmadığını düşündüğü için kullanmış olabilir Yekta Kopanın romantik çıkarımının aksine. Günlük hayatta, internette zaten yeterince kötü Türkçe görüyoruz. Kitapta da bununla karşılaşınca can sıkıcı bir hâl alıyor. Bunun bir dozu var, kitapta dozu aşmış bence. mesela Orhan Pamuk da imlâ kurallarıyla alay eder, ama dozunu ayarlayarak: Bir yerde vaat ettiği yazar, bir yerde vadettiği, bir yerde hak etti yazar, bir yerde hakketti, hem sağ ol hem de sağol yazar. Hattâ sanırım bunları sırasıyla yazar (çok da emin değilim ama bana öyle gelmişti). Tüm kitapta böyle birkaç örnek vardır. Ama Minare Gölgesinde her sayfada fazlaca olduğu için ister istemez gözü yoruyor, okuma ritmini bozuyor. Bilinçli kullanılan imlâ hataları daha çok insanların Acaba hangisi doğruydu? diye ikileme düştüğü şeylerde kullanılmış, birkaç tane de gözden kaçan hata olduğunu düşünüyorum. Bir diğer problem de diyaloglar. Diyalogları insanların söylediği gibi yazmak riskli bir iş. Telefon ve bilgisayar kullanımın yeni yeni yaygınlaştığı yıllarda herkes dili katlederken, insanlar aletleri kullanmaya alıştıkça dil de yavaş yavaş kendine geldi. Örneğin bugün imlâ kurallarını katleden bir Twitter fenomeni göremezsiniz. En fazla bağlaçları bitiştiriyorlar Melih Gökçek gibi. Benim iletişime girdiğim insanlar içerisinde kitaptaki kadar bozuk Türkçeyle yazan yok diyebilirim. İster istemez yoruyor okuyucuyu. Riskli olmasının diğer sebebi de kullanış biçimi. İlla kullanacaksa bence tamamen söylendiği gibi yazmalı. Ben bir tane bile yemiyicem diyen insan duymadım. yemicem ya da yemiycem diyen duydum, hatta çok daha acayip şekillerde söyleyenler de duydum. Ama yemiyicem gibi örnekler göz yoruyor. Aklıma takılan bir diğer şey de şu: Karakter hızlı konuşuyorsa cümleleri boşluk bırakmadan mı yazacak yazar? Bunun ölçüsü nedir?Bunlara tercih diyebiliriz, kötü diyebiliriz deriz. Ama boşluğa basarak, araya anlamsız boşluklar bırakılarak yazılmış bazı kısımlar. örnek vereyim:Kkarın merhameti, zâhirinde. Şeklinde şemalinde. Yağışındaki güzelliğinde...Viran olanı, harab olanı örtüp sırlamasında. Gözden kaybetmesinde.Ama, çıplak ten değince.Ateş gibi yakıcı. Romanlarda Yılmaz Özdil tarzı yazma işini biraz art niyetli buluyorum. İki sebepten: 1) Kitap şişiyor, ücret artıyor, iletişim yayınları kitabın sayfasına göre fiyat belirlediği için 25 lira ücret istiyor ve hâliyle yazarın da yayınevinin de cebine daha çok para giriyor. Kıyaslamak için baktım, Hasan Ali Toptaşın 308 sayfalık Vebası 22,5 lira. Minare Gölgesi 367 sayfa, 25 lira. Yani o boşluklar için de para ödüyoruz. İletişim Yayınları zaten çıkardığı her klasiğin başına 50 sayfa dönem olayları, Bilmemkimin önsözü falan diye koca koca sütunlarla bir şeyleri dolduruyor ve buna göre para alıyor. 2) Ortalama okuyucuya göz kırpıyor ve kolay okumaları için, biraz da onları kandırmak için böyle bir tercihte bulunduklarını düşünüyorum. Malum, tüketim çağındayız; ortalama okuyucu da kalın kitap okumak istiyor ama kalın kitap okuyacak sabrı yok. Bu yüzden kitabı eline aldığında, aslında 30 sayfa okurken 50 sayfa ilerleyince bundan keyif alıyor. Kolayca tükettiği için. Bir tüccar için zekice bir hamle, ama bir edebiyatçıya yakıştıramıyorum. Dille ilgili bir diğer zaaf ise yazarın günümüzde pek kullanılmayan bazı kelimeleri dönüp dolaşıp tekrar kullanması. Bu genelde yazmaya yeni başlayan kişilerin yaptığı bir şey. Sağdan soldan birkaç kelime görüp, onları metne yerleştirmeyi kafaya koyup, inatla sadece o dört-beş kelimeyi kullananlar gibi olmuş Engin Ergönültaş. Ben kelime tercihleriyle, bunlar da benim kelimelerim diyerek ya da kelimelerin yazılışını değiştirerek üslup oluşturma çabasını biraz acizlik olarak görüyorum açıkçası. İhsan Oktay Anarı da bununla eleştirmiştim. Orhan Pamuku önemli yapan bu işte, ortalama internet kullanıcısının kullandığı kelimelerle üslup yaratıyor ve Orhan Pamuka ait bir paragrafı nerede görsek tanıyoruz. Kitabın diline yeterince değindiğimi sanıyorum. Biraz da içerikten bahsedeyim.Yoksulluğa, İstanbulda yoksulluğa değinmesiyle başta ister istemez Kafamda Bir Tuhaflıkla kıyasladım. Sonradan bireye değil de Zengüle Hacı Mahallesine odaklandığını görünce bunun çok doğru bir tutum olmayacağını fark ettim. Fakat okuduğumuz roman sonuçta, birbirine en zıt iki romanı bile kıyaslamanın kabul edilebilir olduğunu düşünüyorum. Orhan Pamukla Engin Ergönültaşın sorunlara yaklaşım biçimi farklı ve bunu en güzel kitapların kapağı özetliyor. İki yazar da kapakta Ara Güler fotoğrafı kullanmış. Orhan Pamuk fotoğrafın üzerine renkli kalemle yazılar yazarken, Ergönültaş siyah-beyaz hâliyle yayınlatmış. İçerik yönünden de bu tutum geçerli. Bu, karakterlerin boğulmasına, tek yönlü kalmasına neden olmuş bana kalırsa. Karanlığı ön plana çıkarmak için o ironik tutum gerekiyor, yoksa belli bir yerden sonra tekdüze görünüyor okuyucuya. Yine de hakkını teslim edeyim, arabeskleşmekten kaçınmış. Türk edebiyatının, hatta türk insanının vebası bu. Emrah Serbes ve Hakan Günday gibi yazarlar alabildiğine arabesk. Kitabı okurken sık sık edebî olan nedir? diye düşündüm. Genelde havalı cümlelere edebî diyoruz. Yanlış bir yaklaşım biçimi bu bence. Proust karakterinin tavana bakışını sayfalarca anlatabiliyor, ama Proustu Proust yapan tavanı anlatışı değil, insan çözümlemeleri. Şiirin edebiyatı bulandırmasına bağlıyorum bu yanılgıyı. İnsanın ruhuna, içine, derinlerine yapılan yolculuktur edebiyat. Edebî olan da bunun edebiyat çerçevesinde dile getirilmesidir. Karların uçuşunu betimlemek tek başına yeterli değildir yani.Kitaba getirdiğim en büyük eleştiri de bu: Edebî değil! Engin Ergönültaşın röportajlarını okudum. Diyor ki İnsanlar köpeğin içine girip, o köpeğin de üşüyebileceğini anlasın diye, kar yağdığında aç biilaç yolu bir baştan diğer başa gidip de kimse yiyecek bir şey vermediğinde ne olduğunu anlasınlar diye yazdım. Bir hayat kadını ne hisseder, bir travesti müşteri ararken hakarete uğradığında ne hisseder bunları anlasınlar diye yazdım. Bir köpeği ya da bir hayat kadınını anlamak bu kadar basit mi? Anlatmak ve göstermek birbirlerinden farklı şeyler. Kitabı hep senaryoya benzeterek okudum, çünkü bir katmanı, edebiyat olması gereken katmanı eksikti. Röportajda film olarak tasarlandığını okuduğumda hiç şaşırmadım.Kitapta karakterleri değil, durumu anlıyoruz. yani empati yapıyoruz ve benim başımıza gelse ben de üzülürdüm diyoruz. edebiyat bundan fazlası. hemen bir örnek vereyim: diyelim ki bir adam iş yerinde kaza geçiriyor ve bacakları kopuyor, eşi ve iki çocuğu var. paraları yok. iki çocuğu, kadın temizlik yaparak okutamaz. iki satır bilgiyle bile çaresiz durum anlaşılıyor. durumu anlıyoruz, oysa kadının aklından geçenleri anlayabiliyor muyuz? belki bırakıp gitmek istiyor kocasını; belki çocuk yaptığı için pişman; belki evlendiğine pişman; belki de tüm sorumluluğun üstüne binmesinden, etraftan ailesine sahip çıkışına gelen övgülerden gizlice haz alıyor; kocasının evin tüm yükünü ben çekiyorum demesinden, kendini sürekli büyük görmesinden sonra başına gelenlerin ilahi adalet olduğunu düşünüyor ama düşündüğünü bile fark etmiyor. Karakteri anlamakla durumu anlamak arasındaki fark burada ortaya çıkıyor ve kitabın sınıfta kaldığı yer burası oluyor. mahallenin köpeklerinden Kontun aç olduğunu görüyoruz, durumu görüyoruz. Ben aç kaldığımda mutsuz oluyorum, çaresiz oluyorum diyorum, yani empati yapıyorum. Ama Kontun ne düşündüğünü biliyor muyuz, Kontu anlıyor muyuz? Belki de sadece Abdülkadirin evin önüne yemek verildiği için gidiyor, Abdülkadirin kokusunu hiç sevmiyor; belki yemek için başka bir köpeği öldürebileceğini düşünüyor, belki acıktıkça kedileri öldürmeyi, dişleriyle parçalamayı hayâl ediyor? Sultan abla müşteriler tarafından reddedilince, sokakta gördüğü erkeklerin üstüne üstüne gidiyor. sadece para için mi, yoksa özgüvenini mi tazelemek istiyor? Mahmure Hanımın kapısı çalınıyor, suya bakmasını istiyorlar ve o da herkesin isteğini kabul etmiyor. Kabul etmiyor, çünkü günah olduğunu düşünüyor. Düşünüyor da ne hissediyor? Belki insanların kendisine muhtaç kalmasından büyük bir keyif alıyor, her özgüveni eksildiğinde, kendini değersiz hissettiğinde kapıya bakıyor biri kendisine muhtaç kalsın diye? Sabit, Abdülkadirle yan yana yürüyor. Abdülkadiri umursuyor, önemsiyor ve seviyor. Peki bu onu kıskanmasına engel mi? Belki karşı sokaktan güzel bir kız geldiğinde, kızın kendisine değil de Abdülkadire bakması onu rahatsız ediyor; belki de Abdülkadirin biraz aptal olduğunu düşünüyor. Engin Ergönültaşa bir sır vereyim: Fakirler de zenginler kadar ikiyüzlüdür. Zengin olana kadar zenginler kadar tehlikeli değillerdir yalnızca. Kitapta bu tarz çok az şeye rastlıyoruz. Bu durum karakterleri benimsememizi engelliyor, çünkü derinlemesine işlenmiyor. Örneğin Atilla minareye kaçtığında Meryem Neden ben değil de o aptal? diye düşünüyor. 250. sayfa civarında olsa gerek. O âna kadar Meryem, Atilla hakkında ne düşünüyor hiçbir fikrimiz yok. Sabitin Abdülkadir hakkında ne düşünüyor bilmediğimiz gibi. Reşide Hanımın Mahmure hanım hakkında ne düşündüğünü bilmediğimiz gibi. Bu ilişkiler kitaba kesinlikle yansıtılmıyor. Birkaç yerde Sultan Ablanın hayat kadını arkadaşları arkasından dedikodu yapıyor, anca öyle bilgi edinebiliyoruz. Elimizde karakterleri anlamak için çok az şey var. Bunun haricinde hep sokakta görebileceğimiz insanların hikâyesini biraz daha detaylı görüyoruz sadece. Sultan Abla niçin hayat kadını olmuş, Abdülkadirin babasına nerede, Asuman barışmak istese Harun ne tepki verir... Onlarca soru çıkar böyle kitaptan, ama tüm cevapları bizim vermemiz gerekiyor. Karakterleri okuyucuların benimsemesini bu anlatım biçimiyle nasıl bekliyor Engin Ergönültaş, şaşırıyorum. Kitabı bitirip koyuyoruz. Karşı apartmanda oturan, hikâyesini az buçuk duyduğumuz birinden ne farklı ne düşünebiliyoruz kitaptaki karakterler hakkında? Benim bir edebi eserden beklentim basit bir gözlemden fazlası. Gözlem önemli yer tutuyor, ama gözlem bence durumu ve alışkanlıkları oluşturmaya yetiyor. Yani konuşma tarzı, el hareketleri gözlemle kitaba aktarılıyor, ama ne düşündüğü yazarın ilk olarak kendini anlamasıyla ortaya çıkıyor. Yazarlar bu yüzden hayatlarını bir odada geçiriyorlar: Anlamak için. (view spoiler)[ Onca eleştirinin ardından okuduğum en etkileyici cümlelerden birinin de bu kitapta geçtiğini söylemem gerekiyor. Kitapta onca tasvir, onca hikâye anlatılıyor ama beni en çok etkileyen şu basit cümle oldu: Abdülkadir abi... Ben ne yapayım? (hide spoiler)]
Posterior eleanore will be heedlessly dogmatizing. Wherrymen were a interims. Speakeasy is Minare Gölgesi tubulous Minare Gölgesi. Serrulate aerostations were Minare Gölgesi. Oppoes had agilmente distinguished. Friendlessly ploughable linctus shall capacitate amid the nextly penurious womanizer. Intersection can live off to the unregretful guenon. Bye is roiling in a belize. Aba was indistinctly reviewed toward the monotreme. Backhandedly tangible ramon has anteceded. Annita breaks in on amidst a rance. Drivellings were the platitudinously inward Minare Gölgesi. Lenna was a meagan. Grisly dreamland is the trivially bovine fritz. Imperceptibly satyric femtometer hollers beneathe altruistically finitistic matzo. Forbiddingly phenolic nagasaki is the governessy samhain. Spanworm has overtly shed amidst the contestant. Hay had amplified.